القرآن الكريم

Adh-Dhāriyāt suresi dinle — Kur’an tilaveti

Mekke · 60 Ayet · Sayfa 520 · Cüz 26

Maher Al Meaqli

Rewayat Hafs A'n Assem - Murattal

Okuyucu sayfası ↗
MP3 indir ↗
Bu tilavet için ayet zamanlaması mevcut değil.

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

1

وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرۡوࣰا ۝١

Savurup tozutan rüzgârlara andolsun.
2

فَٱلۡحَٰمِلَٰتِ وِقۡرࣰا ۝٢

Ağır yük taşıyan (bulut) lara.
3

فَٱلۡجَٰرِيَٰتِ يُسۡرࣰا ۝٣

Kolayca akıp giden (gemi) lere.
4

فَٱلۡمُقَسِّمَٰتِ أَمۡرًا ۝٤

İşleri taksim edenlere (meleklere).
5

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقࣱ ۝٥

Size vadedilen kesinlikle doğrudur.
6

وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعࣱ ۝٦

Ceza (karşılık) günü kuşkusuz vuku bulacaktır.
7

وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلۡحُبُكِ ۝٧

Güzel yolları (ve yörüngeleri) olan göğe andolsun.
8

إِنَّكُمۡ لَفِي قَوۡلࣲ مُّخۡتَلِفࣲ ۝٨

Muhakkak siz çelişkili bir söz içindesiniz.
9

يُؤۡفَكُ عَنۡهُ مَنۡ أُفِكَ ۝٩

Ondan döndürülen kimseler döndürülür.
10

قُتِلَ ٱلۡخَرَّٰصُونَ ۝١٠

Kahrolsun o yalancılar!
11

ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي غَمۡرَةࣲ سَاهُونَ ۝١١

Onlar koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.
12

يَسۡـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوۡمُ ٱلدِّينِ ۝١٢

"Ceza günü ne zaman diye sorarlar?"
13

يَوۡمَ هُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ يُفۡتَنُونَ ۝١٣

O gün, onların ateşte yakılarak azap görecekleri gündür.
14

ذُوقُواْ فِتۡنَتَكُمۡ هَٰذَا ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تَسۡتَعۡجِلُونَ ۝١٤

(Görevli melekler onlara şöyle der): “Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur.”
15

إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتࣲ وَعُيُونٍ ۝١٥

Takva sahibi olanlar ise, Cennetler'de ve pınarlardadır.
16

ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَبۡلَ ذَٰلِكَ مُحۡسِنِينَ ۝١٦

Rablerinin kendilerine verdiklerini almışlardır. Çünkü onlar bundan önce iyi kimseler idiler.
17

كَانُواْ قَلِيلࣰا مِّنَ ٱلَّيۡلِ مَا يَهۡجَعُونَ ۝١٧

Geceleri pek az uyurlardı.
18

وَبِٱلۡأَسۡحَارِ هُمۡ يَسۡتَغۡفِرُونَ ۝١٨

Seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
19

وَفِيٓ أَمۡوَٰلِهِمۡ حَقࣱّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلۡمَحۡرُومِ ۝١٩

Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.
20

وَفِي ٱلۡأَرۡضِ ءَايَٰتࣱ لِّلۡمُوقِنِينَ ۝٢٠

Yeryüzünde gerçekten iman edecekler için ayetler vardır.
21

وَفِيٓ أَنفُسِكُمۡۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ ۝٢١

Ve kendi nefislerinizde de (ayetler vardır). Yine de görmüyor musunuz?
22

وَفِي ٱلسَّمَآءِ رِزۡقُكُمۡ وَمَا تُوعَدُونَ ۝٢٢

Gökte de sizin rızkınız ve size vadedilen şeyler vardır.
23

فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ إِنَّهُۥ لَحَقࣱّ مِّثۡلَ مَآ أَنَّكُمۡ تَنطِقُونَ ۝٢٣

Göğün ve yerin Rabbi hakkı için o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir.
24

هَلۡ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيۡفِ إِبۡرَٰهِيمَ ٱلۡمُكۡرَمِينَ ۝٢٤

İbrahim’in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?
25

إِذۡ دَخَلُواْ عَلَيۡهِ فَقَالُواْ سَلَٰمࣰاۖ قَالَ سَلَٰمࣱ قَوۡمࣱ مُّنكَرُونَ ۝٢٥

Hani O’nun yanına girmişler: “Selam!” demişlerdi. O da: "Selam! (Sizin üzerinize). (Sizler) tanınmayan yabancı kimselersiniz.” demişti.
26

فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجۡلࣲ سَمِينࣲ ۝٢٦

Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir buzağı getiriverdi.
27

فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيۡهِمۡ قَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ۝٢٧

Bunu onların önüne yaklaştırdı ve: "Yemez misiniz?" dedi.
28

فَأَوۡجَسَ مِنۡهُمۡ خِيفَةࣰۖ قَالُواْ لَا تَخَفۡۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمࣲ ۝٢٨

Onlardan dolayı içine bir korku düştü. "Korkma!" dediler. Ona bilgin bir erkek çocuğu müjdelediler.
29

فَأَقۡبَلَتِ ٱمۡرَأَتُهُۥ فِي صَرَّةࣲ فَصَكَّتۡ وَجۡهَهَا وَقَالَتۡ عَجُوزٌ عَقِيمࣱ ۝٢٩

Karısı bir çığlık içinde çıka gelip, (elleriyle) yüzüne vurarak: "Ben, kısır bir kocakarıyım." dedi.
30

قَالُواْ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡعَلِيمُ ۝٣٠

Dediler ki: "Rabbin böyle buyurdu. Muhakkak ki O; Hakîm'dir, Alîm'dir."
31

۞ قَالَ فَمَا خَطۡبُكُمۡ أَيُّهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ ۝٣١

İbrahim, onlara: “O halde göreviniz nedir ey elçiler?” dedi.
32

قَالُوٓاْ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمࣲ مُّجۡرِمِينَ ۝٣٢

Onlar: “Şüphe yok ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik” dediler.
33

لِنُرۡسِلَ عَلَيۡهِمۡ حِجَارَةࣰ مِّن طِينࣲ ۝٣٣

"Onların üzerilerine balçıktan yapılmış taşlar atacağız."
34

مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُسۡرِفِينَ ۝٣٤

(Bu taşlar) Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş (taşlardır).
35

فَأَخۡرَجۡنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ۝٣٥

Bunun üzerine orada bulunan Müminleri çıkardık.
36

فَمَا وَجَدۡنَا فِيهَا غَيۡرَ بَيۡتࣲ مِّنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ۝٣٦

Zaten orada bir ev halkından başka Müslüman bulamadık.
37

وَتَرَكۡنَا فِيهَآ ءَايَةࣰ لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ۝٣٧

Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
38

وَفِي مُوسَىٰٓ إِذۡ أَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ بِسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينࣲ ۝٣٨

Mûsâ (kıssasında da ibret vardır). Hani biz, onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.
39

فَتَوَلَّىٰ بِرُكۡنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونࣱ ۝٣٩

Firavun, bütün (kişisel ve askeri) gücüyle yüz çevirmiş ve: "Bu, ya bir büyücü veya bir delidir." demişti.
40

فَأَخَذۡنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡيَمِّ وَهُوَ مُلِيمࣱ ۝٤٠

Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık. O (küfründen dolayı) kınanmış bir kimseydi.
41

وَفِي عَادٍ إِذۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلۡعَقِيمَ ۝٤١

Âd kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
42

مَا تَذَرُ مِن شَيۡءٍ أَتَتۡ عَلَيۡهِ إِلَّا جَعَلَتۡهُ كَٱلرَّمِيمِ ۝٤٢

Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
43

وَفِي ثَمُودَ إِذۡ قِيلَ لَهُمۡ تَمَتَّعُواْ حَتَّىٰ حِينࣲ ۝٤٣

Semûd'da da (ibretler) vardır. Onlara: "Bir süreye kadar faydalanın." denmişti.
44

فَعَتَوۡاْ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمۡ يَنظُرُونَ ۝٤٤

Rablerinin emrine kibirlenip isyan ettiler. Bu yüzden bakıp dururken onları yıldırım çarpmıştı.
45

فَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ مِن قِيَامࣲ وَمَا كَانُواْ مُنتَصِرِينَ ۝٤٥

Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
46

وَقَوۡمَ نُوحࣲ مِّن قَبۡلُۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمࣰا فَٰسِقِينَ ۝٤٦

Bunlardan önce de Nûh kavmini (helâk etmiştik). Çünkü onlar, fasık/yoldan çıkmış bir toplum idiler.
47

وَٱلسَّمَآءَ بَنَيۡنَٰهَا بِأَيۡيْدࣲ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ۝٤٧

Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu elbette genişleticiyiz.
48

وَٱلۡأَرۡضَ فَرَشۡنَٰهَا فَنِعۡمَ ٱلۡمَٰهِدُونَ ۝٤٨

Yeryüzünü de yayıp döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz.
49

وَمِن كُلِّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَا زَوۡجَيۡنِ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ۝٤٩

Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
50

فَفِرُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ ۝٥٠

O halde Allah’a kaçın. Çünkü ben, size Onun katından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.
51

وَلَا تَجۡعَلُواْ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ ۝٥١

Allah ile beraber başkasını ilah edinmeyin. Zira ben, size O'nun tarafından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.
52

كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُواْ سَاحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٌ ۝٥٢

İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen; "O, bir büyücüdür veya delidir." dediler.
53

أَتَوَاصَوۡاْ بِهِۦۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمࣱ طَاغُونَ ۝٥٣

Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar, taşkın bir toplum idiler.
54

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومࣲ ۝٥٤

Sen yüz çevir onlardan, artık kınanacak değilsin.
55

وَذَكِّرۡ فَإِنَّ ٱلذِّكۡرَىٰ تَنفَعُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ۝٥٥

Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt, iman edenlere fayda verir.
56

وَمَا خَلَقۡتُ ٱلۡجِنَّ وَٱلۡإِنسَ إِلَّا لِيَعۡبُدُونِ ۝٥٦

Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler, diye yarattım.
57

مَآ أُرِيدُ مِنۡهُم مِّن رِّزۡقࣲ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطۡعِمُونِ ۝٥٧

Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.
58

إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلۡقُوَّةِ ٱلۡمَتِينُ ۝٥٨

Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.
59

فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذَنُوبࣰا مِّثۡلَ ذَنُوبِ أَصۡحَٰبِهِمۡ فَلَا يَسۡتَعۡجِلُونِ ۝٥٩

Muhakkak (geçmişteki) arkadaşlarının azaptan payları olduğu gibi, zulmedenlerin de azaptan bir payları vardır. Artık acele etmesinler.
60

فَوَيۡلࣱ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن يَوۡمِهِمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ۝٦٠

Tehdit olundukları o (azap) günlerinden dolayı vay o kâfir olanlara!